Search

bayanbaykus101

Notalardan Notlar

Bazı şarkılar vardır ki, dinlendiği andan itibaren bir şeyler değiştirir. Birkaç gün önce keşfettiğim ve yine o günden itibaren her gün mütemadiyen dinlediğim bir şarkıyı paylaşmak istiyorum sizlerle. Uzun zamandır bu kadar bağlandığım bir şarkı olmamıştı sanırım. Yorumlarınızı bekliyoruum.

Perdenin Ardındakiler- Ankara’yla Bozuşuruz

Advertisements

Genç Bir Doktorun Anıları

Bulgakov ile tanışma seremonimin ilk halkası… Okurken kendimi tıp okusaydım kitabın bana daha anlamlı gelebileceğini düşünmekten alamadım. Esasen ana hikaye cehaletle savaşım, zorluklarla ve yoklukla mücadele gibi çok çeşitli konular etrafında şekillense de eğer bir doktor adayı olsaydım bütün bunlar daha anlamlı olabilirdi.

İhtimaller dünyasının kapısını kapattığımızda ise, bugün ve şu anda kanıyla canıyla ve hala düşünebilen bir ben olarak diyorum ki, olağanüstü bir biçimde etkilenmesem de kati suretle vasat kategorisine sokamayacağım bir eser.

Yorumlarınızı bekliyorum, esenliklerle kalın!

Hayvan Çiftliği

Belirli amaçlar uğruna yola çıkanlar… Yozlaşmış ideolojilere karşı isyanı göze alan neferler ve özgürlük uğruna açlığı, uykusuzluğu ve hatta ölümü göze alan isimsiz çark ezilenleri… İşte tüm bunlar, tüm bu insanlar sadece tek bir şey talep ediyordu: eşitlik. “Bütün hayvanlar eşittir. Fakat bazıları daha da eşit.” oldu sonra. Yola çıkan beyinler, bilgeler sistemin birer parçası haline gelip, ezilen ve ezen döngüsünü kırmak yerine burda güçlü olan tarafı seçti. Ve koyunlar yineledi: “4 ayak iyidir 2 ayak daha iyi” ya da bunun tam tersi… Boxer’lara ne mi oldu? Ah, onlar tek bir şey istemişti: İlerlemek. Fakat onlar adım attıkça bacak kaslarının her dokusundan akıp giden emek domuzların göbeklerindeki yağ katmanlarına bir yenisini ekledi. Sonuç ne mi oldu? Domuzlar insan oldu ve sövdükleri şeyin hem kölesi hem de zalimi oldular.

Nehirlerinin arasında zamanın etkilerinden muaf

Hayat Gaileleri

Yazmayalı çok uzun zaman oldu. Sınavdı, sonuçtu, tercihti, yeni şehirdi derken bir türlü istediğimce yazamadım. Bu yüzden de artık hissettiklerimi yansıtma, gördüklerimi paylaşma konusunda pek de rahat bir şekilde sayfayı dolduramıyorum. Nasıl anlatsam, nerden başlasam… Sonuç olarak bunlar da toparlanıp üst üste yığınlanıyor ve bende mütemadi gibi görülen fakat aşılması oldukça gerekli olan “durgunluk evresi” ni yaratıyor. Durgunluk evresi, keyif aldığın ve sana iyi geleceğini bildiğin hiçbir şeyi yapmaya karşı kendinde itici gücü bulamama durumumdur. Bu hâl genelde beni çok etkileyen olaylardan ya da büyük yorgunlukları takiben gelir. Sadece bulunduğum durumu geçiştirip, hayata karışma isteğinin yeterli düzeye ulaşamamasıdır yani nehrin akışını görüp bir kenarında onu izlemeye koyulup fakat bir türlü içine karışmaya karşı kendini yeterli ya da kuvvetli görememektir. Nehire bir yerden karışmam gerek. Çünkü o suya değil belki ama o akışa ihtiyacım var. Biraz da eskiye özlem var sanırım. Onlar büyüyor içimde. Çünkü özlemek insanın daimi bir suretle içinde bulunan, sadece ışıklar söndüğünde senin içini kemiren bir kurttur. Işıklar ne için mi sönüyor? Sönmek zorunda çünkü. Bu da bir çeşit hayat kaidesi. Tezatlar birbirini var eder kuralından. Evet, tezatlar!

Bunları yazarken hiç düşünmeden öylece içimden geldiğince, aniden gelen bir misafire hiç düşünmeden yapılan plansız bir konuşmaycasına bir nefeste yazdım. Bütün bunları neden anlattım, onu da bilmiyorum. Fakat olur da eğer okursanız bilin ki bütün bunları paylaşmak beni çok rahatlattı. Dinlediğiniz için teşekkürler. Hepinize iyi akşamlar.

Tuhaf bir zamandayız

İnsan yalnız, dünya sessiz ve çocuklar kimsesiz

Meseleler birbirini ardına ve kesitisiz ve tüm gücüyle hücuma gelmişken

Ellerimde bir tek yorgun kır çiçeklerinin solmaya yüz tutmuş yaprakları…

Ve zaman!

Ne zaman?

Gelecek, sadece biraz daha zaman.

Biz

Biz bile mutluluk sorununu henüz yüzde yüz kesinlikle çözemedik.

Uçurum İnsanları 

     Acı, sefalet  ve tüm bunlara karşı insanın içinde doğan çaresizlikle karışık bezginlik. Jack London’ın kaleminden çıkan bu satırlarda işte tüm bunları ve hatta daha da fazlasını bulmanız mümkün. Kitabı okurken yer yer kendimi dertlerimin küçüklüğüne karşın edindiğim ümitsizliğe dair suçlu hissettim. Çünkü eğer insanın hayatında saf acı mevcutsa diğer her şey ömür denen kısa sürenin tek bir anına bile canınızı sıkmaya değmeyecek kadar küçük kırıntılardır. Ve gerçek dertler hayat baş gösterdiğinde hüzün sahnesini bir bir onlardan devralır.

     Jack London’dan daha evvel Martin Eden’ı okumuş ve çok beğenmiştim. Bu kitabı da kütüphanede görüp sırf ismi yüzünden almıştım. Uçurum İnsanları… Daima kıyıda kalan, ayakları her an yerden kesilip boşlukla mücadele etme ihtimaline sahip insanlar… 

     Bölüm 22 İntihar başlıklı yazıda şöyle diyor London: “Hayatın bu kadar güvenilmez ve mutluluk fırsatının bu kadar uzak olmasından dolayı, yaşamın ucuz ve intiharın yaygın olması kaçınılmazdır.” 

Kazaz Can’dır

     Şarkılarında insana sanki hem “Unutma, her şeyin güzel olacağı vakitler de gelecek.” hissini verip hem de “Zaten her şey fazlasıyla yorucu bavulunu topla git yoluna ve yanına ne şehrin kalabalığını ne de modern hayatın “vazgeçilmezlerini” götür!” demek istiyor. 

     Bir Ankaralı olarak “Ankara’da Biri Var”ı her dinlediğimde “Belki gerçekçi değilim.” diyerek bana yazılıp söyleniyormuşçasına dinliyorum. Sanırım en sevdiğim şarkısı da o. 

     Beni Kurtar ise varoluşsal sorunları irdeleyerek beni gerçekten mest ediyor. Ve her “Doğmasaydım ben ne fark ederdi?” dediğinde kendimi öyle bir ihtimal dünya düşünürken buluyorum. 

     Hayat Böyle Demek Ki! Ah, bu şarkının girişi bile yeter! Saf acı fakat yanında hayatın karşı konulamaz sürekliliği de ekleniyor. Zaten acıyı keskinleştiren de ona rağmen yaşam meşgalelerine kaldığın yerden devam etmek zorunluluğu değil midir? Şarkının melodisinde hissettiğim şey işte tam da bu: Akan bir nehir var ve sen hüzünlerini bile onda yıkayıp devam etmek zorundasın.

     Bir umut, olur da denk gelir ve Can bunları okursan: Bil ki hayat her üzerime gelip ellerini boğazıma geçirdiğinde senin “Sonu gelecek elbet. Bu da geçecek elbet”lerin kurtarıyor beni. Ve Ankara’da biri var, hiç görmediğin.

Blog at WordPress.com.

Up ↑